

Gerçekler, Algı Savaşları ve Görünmeyen Dengeler Orta Doğu’da yaşananlar yalnızca tankların, füzelerin ve yıkılmış şehirlerin hikâyesi değildir.
Asıl savaş; zihinlerde, ekranlarda, diplomasi masalarında ve algı koridorlarında yürütülüyor.
Bugün göğe yükselen her dumanın ardında yalnızca bir bomba değil; bir anlatı, bir çıkar bir taktik stratejik hesabı, bir güç sömürü mühendisliği bulunuyor.
En çok tartışılan iddialardan biri şu:
“İran’ın bölgesel yükselişi, Batı’nın örtülü desteği sayesinde gerçekleşiyor.”
Peki gerçekten öyle mi?
Bu soruya tek cümlelik bir cevap vermek mümkün değildir.
Çünkü Orta Doğu, siyahla beyazın değil; gri tonların hâkim olduğu devasa bir çıkarlar için satranç tahtasıdır....
Burada hiçbir hamle tek sebeple açıklanamaz.
Hiçbir ittifak sonsuza kadar sürmez.
Ve hiçbir düşmanlık da ebedî değildir.
Bazı çevrelere göre Batı, özellikle Avrupa ve zaman zaman Amerika, bilinçli biçimde İran’ın bölgesel nüfuzunu büyütmesine göz yumdu.
Irak işgali sonrası oluşan boşluklar, Suriye’de genişleyen etki alanı, Lübnan’daki Hezbollah dengesi ve Yemen’de süren vekâlet savaşları bu görüşün dayanakları arasında gösteriliyor.
Fakat tablo yalnızca bundan ibaret değildir.
Çünkü aynı Batı, yıllarca İran’a ağır yaptırımlar uyguladı.
Nükleer programı nedeniyle uluslararası baskıyı artırdı.
Diplomatik izolasyon politikaları yürüttü.
Zaman zaman doğrudan askerî tehditlerde bulundu.
Bu çelişki bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor:
Uluslararası siyasette “ebedî dostluklar” ya da “mutlak düşmanlıklar” yoktur...
Çıkarlar vardır.
Dengeler vardır.
Ve şartlara göre sürekli değişen pragmatik hesaplar vardır.
Orta Doğu tartışılırken sık sık tarih sahneye çağrılıyor.
Haçlı Seferleri…
Tours Savaşı…
Medeniyet çatışmaları…
Yüzyılların hafızası bugünün tartışmalarına taşınıyor.
Elbette tarih önemlidir.
Çünkü tarih, milletlerin bilinçaltıdır.
Coğrafyaların hafızasıdır.
Ancak modern olarak tanımlanan aslında sömürgeci devletler çoğu zaman duygularla değil; güvenlik, enerji, ticaret yolları ve stratejik çıkarlarla hareket eder.
Bugünün dünyasında savaşlar kimi zaman din adına konuşulur;
ama çoğu zaman petrol adına yürütülür.
Haritalar bazen ideolojilerle çizilir;
ama sınırların altında çoğu kez enerji hatları akar....
En çok dillendirilen tezlerden biri de şudur:
“Batı, Sünni dünyaya karşı Şii aktörleri destekliyor.”
Bu iddia tamamen temelsiz değildir; fakat eksiktir.
Çünkü bölgedeki çatışmalar yalnızca mezhep savaşı değildir.
Aynı zamanda güç mücadelesidir.
Enerji rekabetidir.
Jeopolitik hâkimiyet arayışıdır.
Devletlerin güvenlik korkularıdır.
Ve küresel nüfuz hesaplarıdır.
İran’ın bölgede güç kazandığı açıktır.
Fakat bu yükselişi yalnızca dış destekle açıklamak, hakikati fazlasıyla basitleştirmek olur.
2003 Irak işgali sonrası oluşan otorite boşluğu…
Suriye iç savaşının meydana getirdiği kırılma…
Zayıflayan devlet yapıları…
Yerel milis ağları…
Bölgesel rakiplerin ortak strateji geliştirememesi…
Bütün bunlar İran’ın önünü açan tarihsel kırılmalardı.
Çünkü uluslararası siyasette boşluk uzun süre boş kalmaz.
En örgütlü güç gelir ve o alanı doldurur.
Aslında bugün Orta Doğu’da yaşananlar;
tek merkezden yönetilen kusursuz bir senaryo değil,
çatışan çıkarların, değişen ittifakların, kırılgan devletlerin ve vekâlet savaşlarının üst üste binmesidir.
Bu yüzden dün birbirine düşman olanlar bugün aynı masaya oturabiliyor.
Bugün stratejik ortak görünenler yarın birbirine rakip hâline gelebiliyor.
Çünkü bu coğrafyada siyaset, ilkeler kadar korkularla;
ideolojiler kadar çıkarlarla;
inançlar kadar enerji koridorlarıyla da şekilleniyor.
Ve belki de en acı gerçek şudur:
Orta Doğu’da bazen halklar savaşmaz…
Halklar, büyük güçlerin hesaplarının arasında sıkışır.
Bir şehir yanarken başka bir başkentte enerji anlaşmaları imzalanır.
Bir çocuk enkaz altında can verirken, başka salonlarda yeni güvenlik doktrinleri hazırlanır.
Bir ülke bombalarla enkâz halinde parçalanırken silah piyasaları büyür, silah sermayedârlarının iştahı kabarır..
Acılar derinleştikçe bazı ekonomiler güç kazanır.
Çünkü çağımızda savaş yalnızca cephede verilmez.
Medya ekranlarında verilir.
Sosyal medya akışlarında verilir.
Ekonomi masalarında verilir.
Diplomasi koridorlarında verilir.
Ve çoğu zaman savaşın ilk kurbanı insanlar değil; hakikatin kendisi olur.
Bugün insanlar yalnızca bombalarla değil, anlatılarla da kuşatılıyor.
Kimi zaman bir fotoğraf gerçeği saklıyor,
kimi zaman bir manşet bütün bir coğrafyanın kaderini değiştiriyor.
Bu yüzden Orta Doğu’yu anlamak isteyen kişi yalnızca haritalara bakmamalıdır.
Petrol yollarına bakmalıdır.
Silah ticaretine bakmalıdır.
Enerji koridorlarına bakmalıdır.
Küresel sermayenin yönüne bakmalıdır...
Ve en önemlisi, insanların zihinlerini yöneten algı düzenine bakmalıdır.
Çünkü bazen görünürde savaşan ordular değil,
arka plandaki dengeler kazanır.
Ve bazen en büyük işgal, bir ülkenin toprağının değil; o ülke insanlarının
gerçekleri görme, tanıma yetenek ve ferasetini işgal edilmesidir.